Sunday, February 25, 2007

Oscar törenleri için geri sayım başladı...Bakalım altın heykelcik bu yıl kimlere gidecek?
Aday filmlerin bir kısmını izleme fırsatımız oldu. Bir kısmı bu hafta gösterime girdi,bir kısmını da önümüzdeki haftalarda izleme fırsatımız olacak. Gerçi bu hafta o kadar çok iyi film geldi ki geçen haftadan izleyemediklerimizi de eklersek hepsini izleyebilme olasılığımız yok gibi bişey. Onun için doğru seçimler yapıp mutlaka görmemiz gerekenlere öncelik vermeliyiz kanımca.
Peki Oscar yarışında bizim tahminlerimiz ne kadar tutacak? Filmlerin hepsini izleme fırsatı bulamadığımız için çok doğru tahminler yapmak mümkün değil belki ama yinede gönlümden geçenleri yazayım.
En İyi Film: Birçok festivalden ve Golden Globe'dan başarıyla çıkan Babel Oscara en yakın aday.
En İyi Yönetmen: The Departed(Köstebek) ile Martin Scorsese (adamcağız nerdeyse her sene aday olup olup alamıyor bu ödülü bu sene sırf bu yüzden alabilir diye düşünüyorum) Ama olur da yine alamazsa ikinci olasılık Babel ile Alejandro Gonzalez Inarritu
En İyi Erkek Oyuncu: Bu kategorideki filmlereden sadece bir tanesini izleme fırsatımız oldu o da Kanlı Elmas. Leonardo gercekten iyi bir performans sergilemiş,neden olmasın?
En İyi Kadın Oyucu:Gönül ister Devil Wears Prada'daki muhteşem oyunculuğu ve karizmasıyla Meryl Streep kucaklasın Oscarı.Ama diğer adaylarda oldukça iddialı.Sanırım en çekişmeli kategori bu olacak. The Queen'deki rolüyle Helen Mirren övüle övüle bitirlemiyor, Golden Glob'u almış olması da onu Oscar'a biraz daha yakınlaştırıyor. Penelope Cruz Volver'daki rölüyle zaten şimdiye kadar bu daldaki birçok ödülü kapmayı başardı. Kate Winslet ve Judi Dench de bir o kadar önemli rakipler.
Diğer adaylara buradan ulaşabilirsiniz.
Herşey bu gece saat 01:00 itibariyle belli olmaya başlayacak. Uyumamayı başarabilirsem kanlı canlı seyretmeyi planlıyorum Oscar törenlerini. Bakalım tahminlerde ne kadar başarılı olacağız :)

Sunday, February 18, 2007

Tuesday, February 13, 2007


Keyifli zaman geçirmenin en iyi yöntemlerinden biri de müzik dinlemektir.Üstelik ekstra zaman ayırmamıza da gerek yoktur.Evde,arabada,işte,yürüken,yemek pişirirken,ders çalışırken...Evet bütün bunları yaparken müzik dinleyebilir,içinde bulunduğumuz durumu,mekanı daha keyifli bir hale getirebiliriz.Hani müzik ruhun gıdasıdır derler ya,kesinlikle doğru!!
Uzun zamandır beklediğim Norah Jones'un yeni albümüne kavuştum nihayet.Çok güzel,çok keyifli..Favori parçam da Little Room!! Norah Jones sevenleriniz varsa kesinlikle tavsiye ederim!

Friday, February 09, 2007

Uzun zamandır yazamıyordum malum tatildeydik.Ancak her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi tatilin de sonu geldi.Haftasonunu saymazsak bugün tatilin resmi olarak son günü. Neyse canım şimdi olayı abartıp çalışan arkadaşlarımı sinirlendirmiyeyim.Bu kadar tatil yeter,biraz da çalışmak lazım,dimi ama??



Tatilin son günü şerefine dün güzel bir gün geçirdik.Uzun zamandır yapmadığımız bir aktiviteyi gerçekleştirip operaya gittik."Ali Baba ve Kırk Haramiler".Aslına bakarsanız daha önce hiç Türkçe opera izlememiştim.Alışık olmayınca biraz tuhaf geldi doğrusu ilk başlarda.Ama dinledikçe kulağım alıştı,hoşuma gitti.Üstelik çok da komikti.40 Harami sahneye çıkarlar ve oyun başlar:

Kırk atlı akınlarda çocuklar gibi şendiiiik!
Kırk atlı akınlarda dıgıdık dıgıdık dıgıdık
Dik dik dik dik! Dik dik pek şendik
Derken bir gün derken bir gün ah enslendik!
Hah hah hah ha hih hih hiine biçim enselendik!!
(...)




Tabii aktiviteler bu kadarla bitmiyor.Operadan önce sister cebe'nin bulduğu bir Rus lokantasına gittik.Adı "Rejans". 1930'dan beri aynı yerde. Müdavimleri arasında kimler yokki. Atatürk de gidermiş zamanında. Cam kenarındaki masada otururmuş. Zaten duvarlarda gelmiş oturmuş bütün ünlülerin isimleri var. Bizim masamızın yanında da iki tanıdık isim vardı.
Aslında iyi bir dizi izleyicisiyseniz bu mekanı mutlaka görmüşünüzdür. Mesela en son Hatırla Sevgili orada çekilmiş. Cuma-Cmrts aksamları canlı müzik de varmış.



Gel gelelim yemeklere.Hepsi pek lezzetliydi.Ama isimleri Rusça olduğu için bu balık hafızamla ancak iki tanesinin ismini hatırlayabiliyorum. İlki "Porç" çorbası.İçinde pancar,lahana,havuç ve de patates var.Ben pancar sevmediğim için bu çorbadan yemedim.Ama arkadaşlarım çok lezzetli olduğunu söylediler. Daha sonra da resimde gördüğünüz et yemekleri geldi.Hepsi de gayet doyurucu ve lezzetliydi.Tabii böyle güzel bir yemeği tatlısız bitirmek olmazdı.Bizde hemen tatlı siparişimizi vermek üzere Türkiye'nin (tescilli) en iyi garsonlarından Uğur Bey'in yardımına başvurduk, o da bize içi taze meyvalarla dolu bu şahane tatlıyı getirdi.Tabii yine tatlının adını hatırlamıyorum ama açıklaması şuydu: Gösterişli ama hafif. Kesinlikle doğru!!

Sunday, January 28, 2007




Karlar düşer...
Düşer düşer ağlarım
Hep isminii..
Hep ismini anarııımmm!!

Napiim kar görünce illa ki bu şarkı geliyo aklıma, bütün gün takılıp kaldı ağzıma.

Saturday, January 27, 2007

Bugün çok mutluyum. Ne zamandır yolunu gözlediğim "yağmur" nihayet yağdı bugün. Hem de neredeyse bütün gün. İnşallah bu birkaç gün daha böyle devam eder.
Evet biliyorum yağmur yada kar yağdığı zaman İstanbul'a, hayat felce uğruyor.Zaten berbat olan trafik iyice çekilmez hale geliyor, saatlerimiz dura kalka yollarda heba oluyor. Ama bu sene ben neredeyse bunları bile özledim.
Normalde yılın bu zamanları yeter artık yağmasın şu yağmur, kar, göstersin artık şu güneş gül yüzünü dememiz gerekirdi. Ama bu sene tam tersi. Sizi bilmem ama Ocak ayında yaşadığımız bu güzel güneşli günler bende stres yaratmaya başladı. Her sabah yataktan kalkıp bir umut cama koşuyorum, belki gece yağmur yağmıştır diye. Ama her seferinde hüsrana uğruyorum. Neyseki bu sabah öyle olmadı. Bu sabah kalktığımda güneş parlamıyordu, yağmur da yağmıyordu ama en azından kara kara bulutlar yağmurun gelmekte olduğunu müjdeliyordu. Ve nihayet yağmur başladı çisi çisi yağmaya. Aldı beni bir mutluluk. Üzerimden büyük bir yük kalktı sanki. Yağmursuz karsız kış mı olur canım. Yarın sıcaklık biraz daha düşekmiş hatta kar bile yağabilirmiş. Kar yağmasını gerçekten, hem de tatil zamanı, bu kadar isteyeceğim hiç aklıma gelmezdi doğrusu. Ama böyle düşünen tek kişi ben değilim, onu da biliyorum!!
Herkese karlı olmasa bile bol yağmurlu günler diliyorum.

Tuesday, January 23, 2007


Pazar günü hava pek güzeldi, güneş pırıl pırıl parlıyordu. Uzun zamandan beri şöyle güzel bir Boğaz kahvaltısı yapmıyorduk. Güzel havayı da değerlendirmek için attık kendimizi erkenden yollara.

Hedef Rumeli Hisarı..
Amaç geçenlerde gazete de okuduğum yeni mekanı keşfetmek...Mekanın adı Limon...Küçücük şirin bir yer...oyle cok geniş bir kahvaltı menüsü yok..bildiğiniz Turkish kahvaltı...birkaç çeşit lezzetli peynir,zeytin,domates salatalık ve benim gibi meraklısıysanız şahane ev yapımı reçeller... Bir güzel karnımızı doyurduktan sonra doğruca çıkıyoruz Boğaz'da yürüyüşe. Hava çok güzel; insanı hafiften ısıran bir rüzgar var..Yürüyüş rotamız Bebek' e doğru...Amaç tabii ki mideye birer waffle indirmek!!Yürürken yaktığımız üç beş kaloriyi hemen yerine kat kat fazlasıyla koymak durumundayız, mazallah, noolur noolmaz!

Yürürken balıkçılar takılıyor gözümüze ve ayaklarımıza. Sahil alabildiğine balıkçı kaynıyor, hepsi rastgele sallamışlar oltalarını bekliyorlar istavritlerin gelmesini...Bazıları şanlı...üç dört istavrit birden takılmış oltasına, doldurmuş kovasını...Bazıları da bekliyor da bekliyor, tam tamam, galiba birşey takıldı ucuna diye çekiyor oltasını, bir de bakıyor sadece bir tane küçüçük istavrit yavrusu, kıraça gelivermiş...Ama olsun yine de özenle çıkarıp atıyor kovasına kıraçasını

Saate bakıyoruz epey olmuş, artık yavaş yavaş evlere doğru yol alma zamanı..Kahvaltı olayına fazla ara vermemek üzere sözleşip evlerimize dağılıyoruz.

Wednesday, January 17, 2007

Bir dizi başladı hepimiz bir anda hastası olduk...Salı olsa da izlesek diye günleri iple çeker olduk. Salı geceleri sanki hayat duruyor. Camdan dışarı bakıyorum, televizyonları görebildiğim diğer evlere, istisnasız hepsi aynı şeyi gösteriyor: "Binbir Gece".

Binbir Gece Masallarını hepimiz biliriz. Hikayeye göre Fars Kralı Şehriyar Hindistan ile Çin arasında bir adada hüküm sürermiş. Bir gün Şehriyar karısının kendisini aldattığını öğrenince çok sinirlenir ve tüm kadınların sadakatsiz ve nankör olduğuna inanmaya başlar. Bu sinirle önce karısını öldürtür. Bundan sonra her gece yeni bir gelin alır ve geceyi geçirdikten sonra tan vakti kadınları idam ettirir. Nihayet bir gece gelin olarak Şehrazat'ı alır. Daha önceki gelinlerin başlarına geleni bilen Şehrazat bu işe bir son vermek için akıllıca bir plan yapar. Her gece Şehriyar'a çok güzel ve heyecanlı hikayeler anlatmaya başlar. Ancak hikayenin en heyecanlı yerinde durur ve devamını ertesi gün anlatacağını söyler. Tabii hikayenin sonunu merakla bekleyen kral hikayenin sonunu öğrenebilmek için Şehrazat'ı öldürtmez ve bu böylece sürüp gider.İşte bu yüzden de bu hikayelere Binbir Gece Masalları denir.
Şehriyar ve Şehrazat'ın 3 tane çocukları olur. Şehriyar zamanla yumuşar ve kadınlara olan öfkesi de diner.

Bizim izlediğimiz Binbir Gece'de işte bu hikayeden yola çıkmış modern bir İstanbul masalı bana kalırsa.
Dizinin, benim en sevdiğim bir diğer yanı da müzikleri. Dizinin orjinal müzikleri çok başarılı.Ancak patronların sürekli Şehrazat'ı düşünürken dinledikleri "The Kalender Prince" adlı eser tam bir masalsılık katıyor bence olaya.

Bakalım ilerleyen haftalarda bu masal nasıl ilerleyecek!!

Wednesday, January 10, 2007

İstanbul'u sis bastı...beyaz bir örtü kapladı şehrin üstünü...göz gözü görmüyor...camdan dışarı bakıyorum sadece en yakındaki evleri görebiliyorum,diğerleri yok olmuş sanki.

Servet-i Fünun Edebiyatını hatırlar mısınız lisedeki edebiyat derslerinizden:"Servet-i Fünûn batı etkisindeki Türk edebiyatının II.önemli safhasıdır.Bu edebiyat, Sultan Abdülhamit zamanında doğmuş, gelişmiş ve yine bu devirde son bulmuş bir edebiyattır.Bu edebiyat akımının önde gelen şairlerinden biri de Tevfik Fikret'tir."

İnsan derslerde öğrendiği birçok şeyi hatırlamaz daha sonra...yani genel birşeyler vardır kafasında ama tam olarakta anlatamaz işte..Diğer taraftan bazı öğrendiğimiz, okuduğumuz şeyler vardır ki hiç unutmayız, çünkü onlar bir şekilde sürekli çıkmaktadırlar karşımıza hayatımız boyunca. İşte "Sis" de öyle. Tevfik Fikretin meşhur şiiri...



Satrmış yine âfâkını bir dûd-ı muannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid,
Tazyikının altında silinmiş gibi eşbâh;
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar.
Lâkin sana lâyık bu derin sütre-i muzlim,
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim;
Ey sahn-ı mezâlim... Evet, ey sahn-ı garrâ,
Ey sahne-i zî-şa'şaa-i hâile-pirâ!

...



Ve bu da Amdülmecit Efendi'nin bu şiirden etkilenerek yaptığı "Sis" adlı tablo













Tam yatağıma yatmış, uykuya dalmaya çalışırken ve İstanbul alabildiğine sise teslim olmuşken aklıma geliverdi bu şiir ve bu tablo. Sanırım Lise 1'deydim bu şiiri öğrendiğim ve Tevfik Fikret'in Aşiyan'da ki evinde bu tabloyu gördüğüm zaman...Heeeyy gidi günler hey..İşte böyle aklıma bütün bunlar gelmiş, uykum da kaçıvermişke sizlerle paylaşayım dedim...

Tuesday, January 02, 2007

Dün akşam oturmuş bilgisayarımdaki resimleri temizliyordum. Bir yığın resim...Derken bir ara çektiğim "GÖZ" resimlerimi buldum.
Geçen sene bu zamanlar büyük bir hevsle, hiç üşenmeden,4 hafta, haftanın üç günü Taksim' e fotoğrafçılık kursuna gitmiştim. Kesinlikle diyebilirim ki bugüne kadar yaptığım en iyi aktivitelerden biriydi. Tabii ne hayaller ne hayaller, gelişmiş SLR makinalar mı almadım, sergiler mi açmadım...Sergi temamı bile belirlemiş yavaş yavaş, amatörce üzerinde çalışmaya başlamıştım. Sergimin teması "gözler" olacaktı. Renk renk, büyüklü küçüklü, üzgün yada mutlu bakan gözler.
Maalesef sergi hayalimi gerçekleştiremedim ama hazır burada imkan varken "gözlerimi" sizlerle paylaşmak istedim :)
Gözleriyle bana poz veren bütün arkadaşlarıma teşekkür ederim!!

Monday, January 01, 2007

ARKADASLAR,
HEPİNİZE MUTLU YILLAR :))

Tuesday, December 26, 2006


Bu sezon sihirbaz filmleri pek bir revaşta. Tam üç tane sihirbaz filmi izledim bu sene.
Bunlardan ilki "The Illusionist" dı. Başarılı,karizmatik,esrarengiz sihirbaz rolunde cok sevgili Edward Norton vardı. Filmi ben cok beyenmistim. Uzun zamandır izlediğim(izlerken bir sonraki sahnede ne olacağını kestiremediğim,beni şaşırtan ve heyecanlandırmayı başaran)en iyi filmlerden biriydi.
Daha sonra malumunuz Turkish sihirbaz "Hokkabaz" girdi gösterime. Tabii Edward Norton'ın karizmatik sihirbaz tiplemesinedn çok uzaktı Cem Yılmaz'ın "hokkabaz" tiplemesi. Bu arada adamların 1800'lü yıllardaki sihirbazlık anlayışıyla bizim hala 2000'li yıllarda bile yaptığımız en iyi numaranın şapkadan tavşan çıkartmak falan olması da ayrı bir üzüntü kaynağıydı.
Gelelim üçüncü filmimize, yani "The Prestige"e. Aslında "Illusionist" ile birçok ortak noktası var filmin. Hem aşağı yukarı aynı dönemlerde geçiyor olması hem de izledikçe bir bir ortaya çıkan surpriz gelişmeler oldukça benzer. Ancak önemli bir fark var, bu filmde yakışıklı, karizmatik,yetenekli, hırslı...bir değil tam iki tane sihirbaz var!! Hugh Jackman ve Christian Bale. Tabii bir de bu iki yakışıklı arasında Scarlett Johansson. Ve tabii Michael Caine.
Bu tarz filmlerden hoşlanıyorsanız,kaçırmayın derim ben.

Wednesday, December 20, 2006

Bugün pek bir hamaratlığım üzerimdeydi. Haftasonu yapmayı planladığım yılbaşı kurabiyelerinin ön çalışmasını yapmak üzere eve gelirgelmez kendimi mutfağa attım. Tabii bunu yapmadan önce yılbaşı kurabiye tarifleri üzerine net aleminde kapsamlı bir araştırma yaptım...tavsiye ederim, blog kardeşi pastaci'nın sayfasında inanılmaz güzellikte kurabiyeler buldum. Ancak tarifler ve gerekli malzemeler beni aşınca, e tabii biraz da tembellik olunca, işin kolayına kaçaraktan kendimi marketin Dr.Oetker reyonuna attım. Hemen 1 adet tatlı kurabiye unu ve bonibon alarak evin yolunu tuttum. Ve koyuldum kurabiyelerimi yapmaya. Bu arada fellik fellik adam şeklinde kurabiye kalıbı arıyorum ama maalesef henüz bulamadım...bulamazsam çam ve çan şeklinde olanlarla yetinmek zorunda kalıcam!

Kurabiye hamurunu bir güzel hazırladıktan sonra ikiye ayırdım. İlk tepsiyi sade

İkinci tepsiyi de tarçınlı ve zencefilli yapmaya karar verdim.

Henüz deneme aşamasında olduğum için afilli kalıplar yerine bardakla yetindim. E adam kalıbım olmadığı için de adamları bizzat kendim yaptım :)
Şimdi diyeceksiniz ki "yahu enginar kardeş senin çoluğun yok çocucuğun yok, nedir bu adam kurabiye takıntın ya da nerden çıktı bu yılbaşı kurabiyesi yapma işi?" Hepsi minik öğrencilerim için! Pek seviyolar böyle şeyleri, e tabii dolayısıyla dersi de :))

Neyse ki denemem başarıyla sonuçlandı. Kurabiyeler nar gibi kızardı, evin içi misss gibi YILBAŞI KURABİYESİ koktu!! Bir de şu kalıplardan olsaydı tam super olacaktı :))


Yarın ilk işim şu adam kalıplardan bulup daha güzel kurabiyeler yapmak olacak :)

Tuesday, December 19, 2006

Uzun zamandır yazamıyordum.Bunun iki sebebi var;
1.Yazacak zaman bulamamak
2.Yazacak birşey bulamamak
Geçenlerde oturdum hayatın yada hayatımın ritmiyle ilgili bişeyler yazdım ama bitiremedim, sadece bir draft olarak kalıverdi. Anlatmaya çalıştığım şey aslında özetle şuydu: hayatınız bir anda cok hızlanıp karmasıklasırken ve siz nereye hangi birine yatişeceğinizi bilemezken bir anda ani bir frenle yavaşlayabiliyor ve siz bir anda kendinizi sudan çıkmış balık gibi hissedebiliyorsunuz. Yani en azından bana zaman zaman böyle oluyor!

Neyse güzel bir haftasonu geçirdim(cumartesi günümün neredeyse tamamını çalışarak geçirdiğimi saymazsak). Cumartesi akşamı gidilen tiyatro ve izlenen keyifli bir oyun beni biraz kendime getirdi. Böylece yılın ilk tiyatro aktivitesini de gerçekleştirmiş olduk!
Pazar sabahı, güzel bir uyku sonrası, hiçbiryere yetişmeksizin yapılan keyifli bir pazar kahvaltısı ve gazete keyfinden sonra güzel havayı değerlendirmek üzere dışarı çıkıldı...Uzun zamandır binilmeyen Kabataş motoruna binilerek karşıya geçildi ve tataaaaammm hayatımda bir ilki daha gerçekleştirilip maça gidildi!!

Hep merak etmişimdir bir maçı sahadan izlemekle televizyondan izlemek arasında ne fark var diye!! İkisi arasında bayağ bir fark varmış doğrusu. Bir maçı tv'den izlerken hep birinin yorum yapmasına alışığızdır. O hep bize "biz görmemize rağmen" ne olup bittiğini, kimin topu sürdüğünü, kime pas verdiğini, nasıl çalım attığını vs. anlatır. Halbuki statta öyle birşey yok, oyuncularla aranızda sadece metreler var. Onlar canlı kanlı karşınızda duruyolar,düşüyolar kalkıyolar. Kimin kim olduğunu söyleyen, maçı anlatan bir ses yok, sadece siz varsınız bir de etrafınızda coşkuyla bağıran ateşli taraftarlar! Özetle maçı sahadan izlemek gerçekten çok keyifliymiş. Şimdi milletin neden kar kış yağmur çamur demeden takımlarını desteklemek için her haftasonu stadlara koştuğunu daha iyi anlıyorum..

Monday, December 04, 2006

İnsanın arkadaşlarının "anne" olduğunu görmesi çok acayip bişey. Ta çocukluğundan beri tanıdığın, beraber okula gidip geldiğin, aynı sırayı paylaştığın, beraber yiyip içtiğin, kakara kikiri yaptığın insan bir anda bir "anne" figürü olarak çıkıyor karşına. Bazen inanası gelmiyor insanın. Ben ne zaman bu kadar büyüdüm de arkadaşlarım anne olmaya başladı diye sormaktan alamıyor kendine. Tabii bu durumda bizde yavaş yavaş "abla" mertebesinden "teyze" mertebesine yükselmiş oluyoruz ki bu da çok acayip bir durum!

Daha önce de bahsetmiştim, Engimin bir kızı olacak. Adı ADA olacak. Dün akşam gördüm, kızımız "Ada" yavaştan kendini belli etmeye başlamış. Her geçen gün de daha fazla belli etmeye başlayacak :) Ne mucizevi birşey insanın içinde bir canlının büyüyor olması! Derler ya insanın aklı hafzalası almıyor diye, işte öyle birşey. Tıp da çok ilerlemiş. Annelerimiz zamanında bebeğin cinsiyetini anlamak için annenin karnında yüzük çevirmek gibi ilkel yöntemler kullanılırmış. Yüzük fırıldak gibi dönerse bebek kızmış, yok sabit durursa erkek, yada tam tersi, işte öyle birşey. Sonra ultrason çıktı, hem bebiğin cinsini öğrenebiliyor hem de doktorun verdiği ultrason fotoğraflarıyla bebişinizin albümünü daha o dünyaya gelmeden doldurmaya başlayabiliyordunuz. Şimdi olay biraz daha ilerlemiş, sadece resmine bakmakla kalmıyor bir de evde bebeğinizin hareketlerini gösteren cd'yi izleyebiliyorsunuz. Biz de akşam oturduk izledik Ada'mızı. Biraz kafamız karıştı gerçi, zar zor çözdük nersi gözü, nersi burnu, kolları bacakları nerde nasıl duruyor ama çözdük sonunda :) Çok acayip bişey, gerçekten çok acayip!!

Peki ya doğduktan sonra! O da ayrı bir hikaye...

Monday, November 27, 2006

Sınav haftası bitti, sınav kağıtları okundu, öğrenciler sınav notları konusunda bilgilendirildi ve sınav kagıtları tozlanmak üzere raflardaki yerini aldı. Bu sebeple üzerime bir rahatlık çöküverdi, dolayısyle haftalardır gidilemeyen sinema salonunun yolu hatırlandı ve haftasonu tatili iki film birden izlemek suretiyle değerlendirildi. Bu arada çok sevgili lakapdaşım, canım arkadaşım "Engim"den çook güzel bir haber alındı. Bebişimizin cinsiyeti öğrenilmiş, "kız" :)) Aso'yu ve Engi'mi tekrar tebrik ediyor, yeğenimi sevmeyi dört gözle bekliyorum!!


Cumartesi günü izlenen ilk film bir Türk filmi olan "İlk Aşk"tı. Çekim, görüntü ve oyuncu seçimi bakımından oldukça başarılı bir filmdi bence. Bir Türk filminden ziyade bir İtalyan filmi izliyormuş izlenimi bıraktı bende. Mekan olarak seçilen Foça'nın da bunda önemli bir rolü vardı bunda bana sorarsanız. Konu adından da anlaşılacağı üzere "unutulmayan" ilk aşklar. Biri mutlu, diğeri mutsuz sonla biten iki "ilk aşk" hikayesi izledik.Yer yer güldük, yer yer duygulandık ama ağlamamızı gerektirecek bir durum olmadı Allaha şükür :) Tek bir derdi vardı filmin bence; o da ilk yarıda temponun yer yer çok düşmesiydi.Hatta birara ara vermeyi unuttuklarını düşündüm. Halbuki daha bir saat olmamıştı bile. Ama ikinci yarı aynı hisse kapılmadım. Söylemek isterim ki "Hokkabaz"dan yada "Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu"ndan daha çok izlenmeyi hakeden bir film.(bu arada Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu henüz vizyona girmedi ama filmin fragmanı bile hakkında yeterince fikir sahibi olmamıza yetiyor). Sonuçta Türk filmleri hakkında şöyle bir kanıya vardım: Biz saf komedi yada fantastik filmler yazma ve çekme konusunda çok başarısısız. Başarılı olduğumuz alan dram. Ancak gerçek hayattan beslenen ve bu noktadan yola çıkan filmlerle başarıyı yakalayabiliriz.(bknz. Babam ve Oğlum, Eğreti Gelin, Dondurmam Gaymak vs.)


Gelelim ikinci filmimize..."The Departed", Türkçe versiyonuyla "Köstebek". Kadronun ve yönetmenin ne kadar iyi olduklarını söylemeye gerek bile yok. Hastalıklı rollerdeki başarısıyla Matt Damon, muhteşem adam Jack Nicholson, oldukça olgulaşmış görüntüsü ve oyunculuğuyla dikkat çeken Leonardo DiCaprio ve yönetmen koltuğunda da Martin Scorsese. Film baştan sona kadar büyük bir zevkle izlettiriyor kendini. Heyecanın dozu giderek artıyor, kim ölecek kim kalacak, köstebek ortaya çıkacak mı, Allahım nolacak diye sabırsızlıkla bekliyosunuz filmin sonunu. Buraya kadar herşey çok güzel ama filmin sonu birazcık da olsa hayal kırıklığı yaratıyor insanda. Sanki hadi tamam artık bitirmemiz lazım bu filmi dercesine bir son hazırlanmış, daha önceden deyinilen birçok ayrıntı es geçilmiş. Ama olsun yine de heyecan temposu yüksek, üç yakışıklının başrollerini paylaştığı görülmeye değer bri film var karşımızda. Ben izleyin derim, tercih sizin :)

Tuesday, November 21, 2006



Bu resimlere iyi bakıyor musunuz? İyi bakın çünkü bu resimler benim hayatımın son 10 gününün nasıl geçtiğini çok iyi özetliyor.Bir tarafta sınav kağıtlarının hazırlanmasında kullan muhteşem üçlüyü diğer tarafta da okunması gereken sınav kağıtlarını görebilirsiniz.

Sınav haftalarından öğrenciyken de nefret ederdim. Sanki günler haftalar torbaya girmiş gibi bütün öğretmenler aynı hafta içinde yaparlardı sınavlarını. Hatta ve hatta bazen aynı gün içinde birden fazla sınava girdiğimiz bile olurdu. Allak bullak olurdum her gece başka bir sınava çalışmaktan. Bir gece tarihin tozlu sayfalarında yolumu bulmaya çalışırken diğer gece dünyanın yada Türkiye'nin değişik coğrafyalarında keyifle gezinirdim, matematik problemlerindeki bilinmeyeni fenerle ararken fenle ilgili herşey "Allahım neden bu kadar karmaşık olmaz zorunda" diye düşünürdüm.

Kaderin cilvesi mi demeli ne demeli artık bilmiyorum, geçen yıllar beni bir öğretmen olarak yine götürdü o yoğun sınav haftalarına.Yoksa ben de diğer günleri torbaya sokan o öğretmenlerden biri haline mi gelmiştim?? Hayır!Hayır! Bahsettiğim durumun öğrencilerle hiç ilgisi yok. Olan yine bana oluyor.. Bu sınav kağıdı denen şeyi hazırlamak bazen ne kadar zor oluyor. Bir haftadır elimde makas ve pritt düşmedi. Sürekli biryerlerden fotkopiler çektirip onları kesip kesip yapıştırıyorum..Hayatımın hiç bir devresinde, ki buna tüm resim dersleri ve hani çocukluğumzda TRT'de bir elişi programı olurdu, o da dahil olmak üzere pritt ve makasla bu kadar yakınlaştğım görülmemiştir. Neyse sancılı kağıt hazırlama devri bitti ancak hepsi bu mu sanki asıl şimdi başlıyor herşey...Onca kağıdı kim okuyacak da tek tek puan verip notlandıracak?? Söyleyin bakalım kim?? Tabii ki BEN!! E dolayısyle sınav haftalarından hala nefret ediyorum :(

Bazen arkadaşlarım diyolarki amaan senin işin kolay, zaten yarım gün çalışıyorsun vs. Arkadaşlar size ancak bir atasözüyle cevap verebilirim "Davulun sesi uzaktan hoş gelirmiş!" bir de gelin dibinden dinleyin!! Bu anlattıklarım madalyonun sadece bir yüzüydü, bir de sınıflarda olan olayları anlatan öbür yüzü var. Belki bir gün onlardan da birşeyler anlatırım, kim bilir?

Thursday, November 16, 2006

Havalar bir ısınıyor bir soğuyor bu nedirr yaw? Her sabah evden çıkarken bugün ne giyinsem de hem terlemesem hem üşümesem diye düşünüp durmaktan kukuman kuşlarına döndüm valla! Ama ne çare? Hala üşümeye yada terlemeye devam ediyorum. Tabii hal böyle olunca hastalıkta kaçınılmaz oluyo.
Efenim üzerinize afiyet uzun zamandır bir geniz akıntım var. Pek öyle sık sık doktora gitmek gibi bir adetim yoktur.Nedense bende böyle bir gerginlik yaratıyor o hastanelerdeki bekleme salonları; daha çok hastalanıyorum sanki. Ama dün radikal bir kararla "kulak-burun-boğazcıya" gitme kararı aldım ve de bu kararımı hayata geçirdim.
Saat dörde randevu almıştım ve tam saatinde oradaydım ancak doktor amcanın yanına girebilmem dörtbuçuğu buldu.Peki bu ne demekti? Bekleme salonunda geçirmem gereken "gıccık" bir yarım saat demekti. Sonunda doktor amcanın yanına girebilmiştim. Doktor amca şikayetimi sordu ben de anlattım. Sonra ucunda mikro kamera olan bir aleti önce kulaklarıma sonra da burun deliklerime soktu. Baktı etti falan fişman, hemen koyuverdi teşhisi "allerjik nezle". Bir damla, bir hap tamam. Bakalım ne kadar işe yarayacak hep birlikte görücez.

Bu arada habire "kış geldi!! kış geldi!!" diyoruz, kışın vazgeçilmezlerinden birinden bahsetmeden de olmaz dimi? Neden mi bahsediyorum?? Tabii ki "BOZA" dan. Hepimiz hatırlarız çocukluğumuzun uzun kış gecelerinde sokağımızdan geçen bozacıları. "Boooozaaaaaaaaa" diye bağıran sesleri gecenin sessizliğinde tüm sokaklarda yankılanırdı. O zaman bu zaman pek severim ben bozayı. Yanında da mis gibi, sıcacık, yeni kavrulmuş sarı leblebi olsa ooo oohh!! Artık, geceleri sokaklarımızdan bozacılar geçmiyor. Onun yerine marketlerden yada kışın dondurma satamayan dondurmacılardan aldığımız hazır şişelerdeki bozalardan içebiliyoruz. Ama olsun en azından hala boza içebiliyoruz. Ya tarihin karanlık sokaklarında kaybolan bozacılar gibi boza da kaybolsaydı?? Boza anılarımı anlatırken universite günlerim geldi yine aklıma. Şöyle ders aralarında Vefa'ya doğru uzanılıp, leblebiyle beraber içilen şahane Vefa bozası!! İştahınız açıldı dimi?? Olsa da içsem diyorsunuz!! E buyurun o zaman. Afiyet olsun!!! :)

Friday, November 10, 2006

Bugün 10 Kasım. Atamızın ölümünün 68.yılı. Her sene yaptığımız gibi bu sene de okullarımızdaki törenlerle konuşmalar, şiirler ve şarkılar eşiliğinde andık Atamızı.
Bildiğiniz gibi bu sene aynı zamanda Atamızın 125. doğum yıl dönümü. İşte bu bağlamda Ata'yı herzamankinden daha farklı bir şekilde anma fırsatım oldu bu sene.

Dün akşam "Sarı Zeybekten Tangoya" adlı bir geceye katıldım. Çok hoş bir topluluk Atamızı anmak için toplanmıştı. Gece Atatürk'ün sevdiği şarkılar eşliğinde Atatürk fotoğrafları barkovizyonuyla başladı. Peki bilin bakalım barko gösterisini izlerken bize hangi ikili eşlik etti. Tabii ki rakı ve beyaz leblebi :)




Arkasından efeler çıktı sahneye. Onları Tango yapan çağdaş Türk gençleri takip etti.
Kendimi bir an İzmir'in kurtuluşunu kutlayan efeleri ve 29 Ekimlerde Pera Palas'ta yapılan Cumhuriyet balolarını düşünürken buldum. Konuşmalar yapıldı, şiirler okundu daha sonra. Hele bir tanesi vardı ki ancak bu kadar tercüman olabilir hislerimize.. Mutlaka hepiniz daha önce okumuş yada duymuşsunuzdur ama ben yine bugünün anısına paylaşmak istedim sizlerle;

Siz beni halâ anlayamadınız .
Ve anlamayacaksınız çağlarca da...
Hep tutturmuş "Yıl 1919, Mayıs'ın 19'u" diyorsunuz.
Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övüyorsunuz .
Mustafa Kemâl'i anlamak bu değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Bırakın o altın yaprağı artık,
bırakın rahat etsin anılarda şehitler.
Siz bana, neler yaptınız ondan haber verin.
Hakkından gelebildiniz mi yokluğun, sefaletin ?
Mustafa Kemâl'i anlamak yerinde saymak değil.
Mustafa Kemâl'in ülküsü, sadece söz değil.

Bana, muştular getirin bir daha,
uygar uluslara eşit yeni buluşlardan..
Kuru söz değil, iş istiyorum sizden anladınız mı ?
Uzaya Türk adını Atatürk kapsülüyle yazdınız mı ?
Mustafa Kemâl'i anlamak avunmak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Halâ, o, acıklı ağıtlar dudaklarınızda,
halâ oturmuş, 10 Kasımlarda bana ağlıyorsunuz .
Uyanın artık diyorum, uyanın, uyanın !
Uluslar, fethine çıkıyor, uzak dünyaların..
Mustafa Kemâl'i anlamak gözboyamak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil..

Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız ;
laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil.
Bilim ağartsın saçlarınızı.. Kitaplar..
Ancak, böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar...
Mustafa Kemâl'i anlamak ağlamak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Demokrasiyi getirmiştim size, özgürlüğü..
Görüyorum ki, halâ aynı yerdesiniz, hiç ilerlememiş,
birbirinize düşmüşsünüz, halka eğilmek dururken.
Hani köylerde ışık, hani bolluk, hani kaygısız gülen ?
Mustafa Kemâl'i anlamak itişmek değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla.
Bilime, sanata varılmaz rezil dalkavuklarla.
Bu vatan, bu canım vatan, sizden çalışmak ister,
paydos övünmeye, paydos avunmaya, yeter, yeter !
Mustafa Kemâl'i anlamak aldatmak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil...

Sunday, November 05, 2006

Arkadaşlar yılın ilk karıyla dün müşerref olmuş bulunuyoruz, hepimize hayırlı uğurlu olsun. Meslek icabı bu kar durumları beni pek yakinen ilgilendiriyor. E malum ülkemizde ve güzeller güzeli şehrimiz İstanbul'da KAR demek TATİL demek. Ama tabii sadece ben, meslektaşlarım ve cümle öğrenci milleti için. Diğerleri içinse, haber bültenlerinde kullanılan ismiyle KAR = BEYAZ KABUS ( trafik çilesi, zincir, çekme halatı, lunaparktaki çarpışan arabalar gibi birbirlerine toslayan araçlar...) Kar bize yüzünü erken gösterdiğine göre içimden bir ses bu yılınbol karlı geçeceğini söylüyor. Siz ne dersiniz?

Gelgelelim Un Helvasınaaa..Söylediğim gibi geçen akşam Gizmoyla beraber ilk un helvası denememizi gerçekleştirdik. Başta her şey çok iyi ve kolay gidiyordu. Amaaann bumuymuş yani, ne varmış bunda yapamayacak gibisinden cümleler kurmaya başaldık. Tabii bu sırada sadece unla yağ birbirne kavuşmuş ve ağır ağır kavrulmaktaydılar. Daha sonra bu ikiliye onceden kavrulmuş fıstıklar da katıldı ve hep beraber kendi yağlarında kavrulmaya devam ettiler.












Ne olduysa şekerli süt işin içine girince oldu. Bu işe bozulan un-yağ-fıstık üçlüsü cozurdamaya başladı. Biz Gizmoyla ne olduğunu anlamaya çalışarak birbirimize baktık. Gizmo aralarını yapmak ve cozurdamayı kesmek için hızla karıştırmaya başladı tenceredeki beşliyi.




Sonuç: Gizmo'nun çabaları yetersiz kaldı. Helvanın içinde asi şekerler tıkır tıkır kaldı. Ama yine de bence ilk deneme için tat gayet iyiydi. Acımadan bir güzel mideye indirdik yaptımız helvaları :)